
Bizim Muğla’lıların pek konuksever olmadığı rivayet edilir. Gelene; “ Ne zaman kalkcen?” sorusuyla bir şey ikram etmek istemediklerini hissettirdikleri söylenir. Ben hiç inanmadım buna. Yirmi yılı aşkın bir süredir buralarda yaşıyorum. Bugüne kadar çaldığım hiçbir kapıdan tadımlık da olsa bir lokma yiyecek ya da içecek almadan çıkmadım. Ülkemizin her köşesinde olduğu gibi burada da geleneksel misafirperverlik anlayışı mevcuttur. Bugün yine böyle güzel bir dayanışma yaşadık. Anlatacağım hikaye; egeliler İstanbulluları nasıl ağırlar, ağırlarken doğan keşmekeş nasıl çözümlenir, halloldu sanırken nasıl girdaba girilir, falan filan işte…
Kardeşimi biliyorsunuz; senaryo yazar, roman yazar, eğitim danışmanlığı yapar. Şimdi bir projede yer alıyor. Yazdığı hikaye beğenilmiş, filme almak istemişler. Bir sinema kalmıştı bulaşmadığımız, oraya da burnumuzu soktuk. Biri yönetmen diğeri prodüktör iki arkadaşıyla misafirimiz oldular. Sinema filmi yapacaklar. Sıcak bir hikaye. İki arada bir derede okudum taslağı. Eski bir Ula evine ihtiyaçları var. Biz de bölgenin muhtarı olmamız sebebiyle onlara rehberlik etme görevini üstlendik. Olay sadece rehberlik değildi tabii. Yöresel şiveyi anlamakta zorlandıkları yerde Türkçeye çeviride de yardımcı olduk. Kendi ilk yıllarımı anımsayınca hiç de komik halde olmadıklarını düşündüm. Ben de anlamazdım” aygıt” dediklerinde meyve sebze alışverişini kastettiklerini. Hele bazı köylülerin “gidikbarıngari” derken (gidiyorum manasında) kullandıkları o tuhaf sözcükleri çözümlemem epey zaman aldı. Pazardaki yaşlı teyzelerle pazarlık etme zevkine yeni yeni varıyorum. Bizimki şimdiye kadar bir Japon’un Mozambiklilerle pazarlığı şeklindeydi. İnsanları anlamadan anlaştığımızı sanır, en sevimli ifademle parayı uzatır, arkamdan “eğsiğiyabuuuu” diye seslenişlerini umursamazdım. Ne çok küfür yediğimi varın siz hayal edin. Şaka maka çok seviyorum yerlileri. Onların bana sirayet eden canayakın hallerine bayılıyorum. Tabii sadece ben değil, “sanat camiası” konuklarımız da bayıldılar.
Hani sizin bulmacalardan bildiğiniz “ Muğla’nın ilçesi” olan üç harfli ilçemiz Ula’ya gittik dün. Görüntü itibarıyla buralı gençlerden kolayca ayırt edilen konuklar, ellerinde makineleri kare kare resim çekiyorlar. İlçenin gelişmiş bir köy havası var. Meydanda yan yana dizili eski, dar dükkanların önünde; kahvehanelerden bildiğimiz alçak hasır taburelerde tesbih çeken takkeli amcalar, omuzlarından salınan bembeyaz örtüleriyle insana kapanma duygusu veren yaşlılar, koşturup duran çocuklarla oldukça hareketli bir cumartesi öğleden sonrasındayız. Beş bin nüfuslu ilçenin yarıdan fazlası bisiklet kullanıyor. Bu çok karakteristik bir özellik. Sanki Çin! Vızır vızır boyası dökük bisikletler var sağlı sollu park halinde. Buyur ettiler bir çay içimliği sohbete. Bizimkiler şaşırdı bu duruma. İstanbul’da olsa “ Ne çekiyorsun kardeşim, izin aldın mı?” diye çoktan üzerimize yürümüşlerdi dediler. Biraz hoş beşten sonra yeniden canlandırılmaya çalışılan” TÜRKEVİ” ne gittik. Eskilerden kalma tarih kokan bir ev var atıl vaziyette. Bahçesi restoran olarak kullanılıyor. Birkaç yıl öncesine kadar içi yüzyıllık eşyalarla döşeli, ziyarete açık bir evdi. Şimdi emanet toplanan o eşyalar sahiplerine iade edilmiş ve bina da sokak köpeklerinin barınağı amaçlı hizmete devam ediyor.İnsan üzülüyor tabii.Değerlerimize sahip çıkılmadığını görmek canımızı yakıyor.
Tek katlı geniş avlusu olan bir ev aradığımızı duyan, bizi sokak sokak gezdiriyor. Nihayetinde bulundu yetmiş yıllık metruk bir ev. Kırk yıldır boşmuş. Durumu çok da izaha gerek yok değil mi? Korku filmlerindeki gibiydi. Sarmaşıklardan zor girdik içeri. Bastığımız tahta gıcırdıyor, örümcekleri aralıyoruz falan. Neyse evin sahibesi teyze bizi çaya davet etti. Tabii kendi oturduğu ev bayağı düzgün. Bahçedeki ağaçta çağla bırakmadık. Görgüsüzlüğümüzün açılımı, sadece ve sadece “ büyükşehirlilerin doğaya olan özlemi” Peh! Özlemmiş! Bıraksan ağacı söküp çıkartacağız kökünden… Teyzem seksen altı yaşında. Umreden yeni gelmiş. Nasıl dinç maşallah, hayret edersiniz. Ah bir de sohbette sorunlar yaşanmasaydı. Teyzem “ Ev amcenizden kalıp, bizim gızın nikah hediyesiydin, emme istemedi, göçtüle Antalya’ye, ordan da oğlanları okula gidiyo deyi, yerleşivedile, gelmeyiler, gelivesele belkim kiralerdin de bilemen gari….” Yazarken bile gülüyorum hala. Ben bir bizim şehirlilere bir de teyzenin ne kadar konu komşu tayfası varsa kapıya dizilmiş hallerine bakıyorum. Simultane tercüme (çünkü teyzemin hızına yetişemiyorum) yapıyorum; “ Beyler, detayları boş verin, ev uygunmuş! Canım şimdi bir kısmını ben de anlamadım desem, filmin kıyısından köşesinden rol kapma hayalim suya düşecek. Kahveler içildi, yemeğe kalınması ısrarına tavır alındı çünkü daha dükkan bulunacaktı… Arabaya bindiğimizde elimize tutuşturulan otlu böreklerin iç harçlarını döke saça yemeye devam ediyorduk... Aksilik olmaz da bu film gerçekten çekilirse bana ne malzeme çıkacak tahmin edin artık…
YASEMİN AKTRİS OLMA SEVDASINDA